Çok kolaydır tabi; oturduğun yerde bedavadan yaşarken, hiçbir endişen, geçim derdin, bir sonraki gün kaygın, gelecek korkun yokken, tüm bu saydıklarımın aksini yaşayanlara, “Şöyle israfın önüne geçelim, böyle önlemler alalım, sabredelim, şükredelim hep” mesajları vermek…
Ve komiktir elbet, İsrafın bu denli dibine vurup “İsrafı önleyelim” demek,
Elindekilerle yetinemeyip dünyaları haneye sokarken, sağa sola “Aza kanaat edelim” diyebilmek.
Bir grup insan var ki, bugüne kadar önlerine ne geldiyse onu, onlara ne kadar sunulduysa o kadarını yediler, İyi kötü yaşamayı bildiler zaten.
Her zaman da, en azın azı ile yetinebilip, geçinebilip, “Şükür” diyebildiler o insanlar.
Evet,
Bu durum kesinlikle çok güzel, çok anlamlı ve çok da kıymetli elbet.
Ona hiçbir lafım yok da, Memleketin geldiği noktada, körü körüne bir şeyleri savunmak ve “Şükretmeyi bilmiyoruz” diye insanların yokluğuyla dalga geçer gibi bir duruş sergilemek de, İnsanın büründüğü rolün hakkını verme çabasından öte değil bence.
Tamam, “ŞÜKÜR” hem dilimizdeki en tatlı söz, hem de içlerimizde taşıdığımız en değerli duygularımızdan olsun ve hayattaki bakış açımızın tacı olarak da hep aklımızda dursun.
Fakat beynimizi de çok değil bir miktar kullanabilip, bilincimizi birazcık açıp, gözümüzü de hafifçe bi aralayarak bakabilelim artık şu memleketteki gerçeklere.
Herkes, sadece son zamanlarda kendi hayatında vuku bulmuş ekonomik ve sosyal değişimleri bile şöyle bir gözden geçirebilse, anlayabilmek için yeter de artar bile, bi sormak lazım değil mi belki!..
“Ben en son, ne zaman hiç düşünmeden bir şey alabildim?” diye.
Bir sormak lazım, “en son ne zaman kafamı yastığa rahat ve kaygısız koyabildim?” diye.
“Çoluğumuz çocuğumuzla bir kere olsun şöyle adam akıllı bir tatil yapabildik mi,
Bir kez olsun, ailece şöyle güzel bir manzaraya karşı, bir mekânda oturup da, gönlümüzce yedik, içtik mi, bir kez olsun, başka bir semt, başka bir şehir, bir başka ülke görebildim mi?” diye.
“Ailece bir sinemaya, bir tiyatroya, bir konsere gidebildik mi?
Ya da bırak aileceyi, çocuklarım gidebildi mi?
Çocuklarımızı, herkesle aynı şartlarda eğitim-öğretim görebiliyor muyuz?
Çocuğumuzu ilgi ve yeteneğine göre kursa ya da kurslara gönderebiliyor muyuz?,
Ona, ihtiyaç duyduğu her türlü kaynağı sağlayabiliyor muyuz?,
Geleceğini garanti altına alabiliyor muyuz?
Peki ya, kendi geleceğimi bugünlerden kurabiliyor muyuz?
Emekliliğimi rahat rahat yaşayabilecek miyiz?
Veya emekliysem de, yaşayabiliyor muyum rahat rahat gönlümün istediğince!
Aldığım emekli maaşı yetiyor mu bol bol!
Beslenme, barınma, ısınma, sağlık vb. temel giderlerimden çokça arttırıp, yıllarca çok çalışarak hak ettiğim o sosyal yaşam için de kaynak ayırabiliyor muyuz?
Yılda en az bir kez olsun, tam bir tatil yaparak emekliliğimin tadını çıkarabiliyor muyuz?
Diye bi sormak lazım sanki!
Geçinmek, görüyoruz ordan burdan gelen birkaç paket makarnayla, çöpten topladıklarınla, pazar kalıntıları arasında kaybolarak bulduklarınla beslenmek değildir.
Geçinmek, onun bunun varlık içerisinde, “Bolluk” ile ifade edilen hayatlarını izleyip izleyip de ağız suyu akıtmak değildir.
Geçinmek, hayalsiz kalmak, umutsuz olmak, kaygıyla kuşatılmak, sıkıntılarla yoğrulmak, karamsarlığa saplanmak, borç bataklarında boğulmak da değildir.
Geçinmek, birileri bu dünyada cenneti yaşayabilsin diye cehennemi yaşamak zorunda kalmak hiç değildir.
Evet,
Günü kurtararak geçiniyoruz belki bir şekilde de, eğer bunun adına geçinebilmek denilebilirse!
Bir biçimde yaşamaya devam edebiliyoruz ama konu nefes alabilmek mi?
Yaşam bundan ibaret mi sadece!
Borçla, harçla devam eden bir ömür, onca dert, sıkıntı, keder ve kaygı ile geçen günler,
Ha bir de, sürekli asgarisinin yatırılması suretiyle kullanılabilen, ana borcu, insanın anasını ağlatan noktaya kadar gelmiş kredi kartları mıdır geçinmek!
Yani,
“Hayatta kalabilmeye çalışmanın” adı mıdır geçinmek!
Birileri, tüm sürüyü alıp yerken, Millet olarak üç beş hane birleşip, danaya girer gibi bir kilo kıymaya girecek hale geldik resmen.
“Çocuklara birkaç yaş büyük kıyafet, birkaç numara büyük ayakkabı alalım da, bari birkaç yıl daha giysin”lerden sonra, “kendimize de bir iki beden büyük alalım da, nasip olur da daha yaşarsak, bir süre sonra kilo bile alsak giyeriz”e kadar evrildik, devrildik hakikaten.
Bu durum, hangi kafa ile, neyin “GEÇİNME”sidir o halde acaba sizce!
Hâlâ kimin, nasıl geçinebilmesidir bu, bilemedim ben gerçekten!
“Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” noktasında insanlar artık.
Olan tam olarak da bu aslında bu aralar.
Yokluk değildir ki insanı, insanları isyana götüren sebep.
İsyan, birilerinde var, birilerinde yoksa başlar arkadaş.
Ve insanlar, gerçek anlamda isyan etmekte de çok haklılar.
Sanırım anlaşılamayan şu bu noktada da;
Bu saçma sapan gidişata “DUR” diyebilmek için sesi yükselen insanların isyanı, Allah’ a değil asla, bu gidişata sebep olanlara.
Bizler, bizlerden güzelliklerini hiçbir zaman esirgemeyen Allah’ a şükrediyor, Yaradan’ın bizlere sunduğu güzellikleri elimizden alanlara isyan ediyoruz asıl.
Rızkımızı veren Allah’ a şükredip, rızkımızı kesen, sahip olduklarımızı elimizden alan, bizim paralarımızla bizler üzerinden zengin olanlara, kazandıklarımızı bir bir kaybettirenlere isyan ediyoruz yalnızca.
Her geçen gün,
Bizi daha da “geçinemeyen insan” haline koyan insanların, hiçbir şey yokmuş gibi şaşalı hayatlarına devam etmelerine, devam ederken de, gözümüzün içine parlak parlak baka baka, bile bile yalanlar söylemelerine isyan ediyoruz.
Bakın!
Vatandaş zam sağanağı altında, sırılsıklam oldu..
Çoğu yerde çaresizlikle üşüdü, hatta dondu millet.
Üreticisi de aynı dertte, tüketicisi de.
Elektriğe zam, suya, doğalgaza zam, akaryakıta, yola köprüye…
Hele hele akaryakıta zam demek her şeye zam demek bilmiyorlar mı yönetenler!..
Yemeye-içmeye, giyime, vs. her şeye katmer katmer zam…
Ne üretiliyor olursa olsun, her türlü ham madde ve tüm girdilere, çiftçinin gübresine, hayvanın yemine kadar kat kat zam…
Şöyle bir bakın lütfen.
Hiçbir ürünü, ikinci kez aynı fiyata alamaz hâle geldik resmen.
Gün bazında değişiyor fiyatlar mübarek neredeyse.
Cebimizde para bulunmaz, cebimizde para barınamaz oldu.
Maaşı al, olduğu gibi oraya buraya dağıt,
Bir sonraki maaşa kadar yine dayan kredi kartına.
Döngü bundan ibaret sadece vatandaşa.
Oradan tasarruf, buradan tasarruf derken,
Tasarruf edebilecek de bir şey bulamaz hâle geldi insan artık.
Öyle hayaller, hedefler, idealler için savaşmak geçti zaten.
Millet, çoluk çocuk yaşamı sürdürebilme savaşı halinde.
Nefes alıp verebilmekten ibaret bir çoklarımız için hayat artık sadece.
Allah’ tan hava hâlâ bedava.
Yoksa bir an için bile olsa, olabilecekleri düşünebiliyor musunuz acaba!
Ama söyleyeyim bakın;
Bu kadar açığı kapatmaya para yetmez,
Günün birinde de artık hiçbir şey kalmaz ise satılacak,
Havayı da satabilirler parayla!
Toplumda da bu kadar açgözlü varken, o hava da bizlere kadar ulaşır mı?
Düşünün bi!..
Düne kadar 200 TL ne büyük paraydı değil mi?!
200 TL’nin adı sadece 200 TL şimdilerde.
Gerçek değerini ise bu aralar çarşı pazar gezenler çok iyi bilirler.
Bi bozdurmaya gör 200 TL’yi;
Görüp göremeyeceğin o anlık oluyor işte kendisini.
Şimdi bu durumda, tüm bunların tek sorumlusu olarak,
Raflardaki ürünler üzerine etiket basanları mı görmeli!
Yoksa konu, bu noktalara nasıl gelindiği mi?
Lütfen ama!
Biraz daha geniş bakabilmek gerek etrafa, etraflıca.
Sorumluyu başka yerlerde aramak, soruna yön değiştirtmek çözüm değil.
Sorunlar da ortada, sorumlular da aslında…
Tek çözüm,
Sorumluluğu üzerine alıp sorunu çözebilme yönünde odaklanmada.
Velhasıl;
Bizim isyanımız, gözümüzün içine parlak parlak baka baka,
bile bile yalanları söyleyenleredir!.. Vesselam…
Hoşça kalın, dostça kalın, sağlıklı kalın… …
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
