Yurdumu ateşe, dumana verdiler sessiz canlar kaçışıyor.
Oradan oraya şaşkın çaresiz kaçan, koşan insanlar.
Saatler yetersiz, haftalar günlerdir sürüyor.
Sönmeyen yangınlar, ormanlar yok oluyor, ülkem talan oluyor..
Ekranda itfaiye, ekranda yangın.
Türkiye’m yanıyor.
Yürekler cayır cayır yanarken.
Ben o yanan yürekleri düşünüyorum.
Hüzünle, daha çok öfkeyle!
Her yaz böyle.
Yangın tedirginliği!
Yangınların olacağı biliniyor, bekleniliyor.
Bilgisizlik, cahillik ve adam sendecilik el ele vermiş.
Haydi bunları geçtim.
Neden önceden yangına karşı tedbirler alınmaz?
Denizden su çeken uçaklar; Yetmez!
Gerçi birileri uçak filolarıyla itibar gösterisi yapıyorlar
ama ülkem yanıyor itibarınız batsın, işe yaramayan uçaklar!
Ormana giremeyen itfaiye araçları; Olmaz
Taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği gibi.
Bunlar yetmiyor yangınları söndürmeye.
Kahrolmayın, üzülmeyin, öfkelenmeyin bakalım!
İçimden hiç yazmak gelmiyor.
Ama yine de kurt durmuyor..
Ülkeler, sınırlarla ayrılmış olmasaydı bir insanın
davranış biçimi dünyayı etkileyebilir miydi?
Elbette bir kişinin tüm dünyayı etkileme gibi bir gücü yok.
Ancak dünyanın her yerinde geçerli olan “meta/para/kapital”
dünyanın davranış biçimini belirlemeye muktedir.
Ben birileri gibi!
Ekonomist olmadığım için konunun bu boyutuna girmeyeceğim.!
Konuya ahlaki ve insani yanından bakacağım.
Zaman zaman ailelerde ve ülkelerde olup bitenler bakınca nasıl
bir insan, nasıl bir aile yapısı diye kendime sormadan edemiyorum.
Her türlü yalanı, iftirayı, ahlaksızlığı, hırsızlığı yapıp
vatandaşın yüzüne nasıl bakabiliyorlar acaba?
Dünyanın pek çok yerinde “benim düşünceme göre”
kötü insanlar yönetimlerde ve almış başını
gidiyor sonu belli olmayan bir yere doğru.
Aydınlık yarınlara olan umudumun direnci ve bilinciyle;
Nazım Usta’nın bir şiirini koyayım şuraya:
Ellerinize ve yalana dair
Bütün taşlar gibi vakarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benzeyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü, tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi, hâlbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım, hele Asya’dakiler, Afrika’dakiler,
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır, kolay atlatılırsın…
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir….
Ülkemizin ve milletin geleceği,
geçmişi unutmadan rotasını gökyüzüne çizebilmesindedir.
İnsanlık, yeryüzünde yalnız değildir.
O, toprağın sessiz tanığı, göğün nazlı misafiri,
suyun kırılgan yoldaşıdır.
Ağaç kök salar, insan unutur.
Kuş uçar, insan göğe kibirle bakar.
Oysa yaşam, sadece insan için değil,
onunla birlikte nefes alan her canlı için bir haktır.
Yaşama hakkı, yalnızca anayasal bir madde değil,
yaratılışın en temel adaletidir.
Hepimiz aynı gemideyiz.
Ama rotayı kim çiziyor?
Bu gemi, yalnızca insanın değil; ağacın, çiçeğin, kurdun, kuşun,
börtü böceğin, aslanın, kaplumbağanın, ceylanın, kaplanın, balığın,
denizin mavisinin, toprağın kahverengisinin, yıldızların titrek ışığının
ve rüzgarın serin nefesinin de taşıyıcısıdır.
Bu gemi, milyarlarca geçmişin ve milyarlarca geleceğin ortak emaneti.
Hepimiz aynı geminin yolcularıyız.
Ama gemi sarsıldıkça bir şey açıkça görülüyor.
Kaptan ya yok ya da yanlış biri.
Yangınlar…
Her yıl ciğerimiz yanıyor, aynı anda 500 küsur yerde orman yangını..
Maden faciaları…
Toprağın altına gömülen sadece bedenler değil, vicdan da oluyor.
Ekonomik kriz…
Sofradan eksilen ekmekle başlıyor farkındalık.
Eğitim…
Umut yerine ezber, özgürlük yerine suskunluk öğretiliyor.
Buna rağmen LGS sınavlarında 750 ye yakın öğrenci tam puan alıyorlar
Ülkemizde üstün zekalılar bitmez ve onları yönlendirenler hiç bitmezler!!
Düşünce özgürlüğü…
Kalem kırıldığında, zihinler de zincire vuruluyor.
Hayvanlar…
Katledildiklerinde değil,
yalnız kaldığımızda fark ediyoruz onların dostluğunu.
Doğa…
Zehirlendiğinde değil, çoraklaştığında anlıyoruz kıymetini.
Ve soruyoruz kendimize:
Bu gemide hepimiz varsak, neden bazıları kamarada lüks içinde,
bazıları ise kürek mahkûmu gibi karanlıkta?
Toplumlar, yalnızca sahip oldukları kaynaklarla değil,
onları nasıl paylaştıklarıyla tanımlanır.
Çünkü adalet, bölüşmede başlar.
Sınıfsal uçurumlar, yalnızca gelir farkıyla değil, umut farkıyla da derinleşir.
Biri çocuğuna süt alamazken, diğeri tekne partilerinde kutlama yapıyorsa,
o gemi zaten su alıyor demektir.
Netice sonuç ortada!
Adalet yok!
Sus
Eşitlik nerede!
Sus
Vicdan kimde!
Merhamet nerenizde!
Sustuk susturulduk itelendik ötelendik telef olduk, bertaraf edildik!
Sebep?
Aynı denizde yüzmemek!
Çocukluğumun denizinde kimse kimseyi susturmazdı!
Kimse diğerinin canı yanarken başını çevirip gitmezdi!
Düşene bir tekmede sen vur denmezdi!
Gelinen şu noktada hali pür melalimiz ortada!
İsyanlarımızı bile içimize gömdük!
Vatanımda bir askerim bir öğretmenim bir polisim şehit
olduğunda yüreğimiz kanar, bayrak asar yas tutardık!
Şimdilerde böylemi!
Bakın yıllarını eğitime vermiş öğretmenimin canı ne
idüğü belirsiz bir ruh hastası sığınmacının elinde!
Evlatların babası, eşinin yol arkadaşı,
eğitim camiasının kıdemli öğretmeni gitti!
Yazık günah!
Bu kıymetli insanlar bu yaşlara gelene kadar neler yaşıyorlar bildiniz mi?
Bir insanın canını almak, ailesinin hayatını karartmak bu kadar ucuz olmamalı!
Ama bu mazlum mağdur mülteci hikâyesi başlayalı canımız yandı daha da çokkk yanacak!
Bunlar gitmeden bize rahat yok!
Bu vatana ne yapmak istediğinizi zaten baştan beri biliyoruz!
Ama yapamayacaksınız!
Biz Atatürk çocukları ve Laik eğitimli bireyler olarak buna izin vermeyeceklerdir!
Ey Efendiler!
Sorgulamayan insan CAHİL’dir.
Sorgulatmayan ise ZALİM!
Bir topluma kaptan olmak, dümeni tutmak değil,
fırtınada yön göstermek, karanlıkta ışık olmaktır.
Ama biz öyle kaptanlar gördük ki…rota yok, pusula kırık,
yelken yırtık, ama megafon hala çalışıyor.
Bugün yaşadığımız krizler birbirinden bağımsız değil,
bir bütünün parçaları.
Tarım bitiyor, çünkü toprağa beton döküyoruz.
Hayvancılık ölüyor, çünkü meraları rantla takas ediyoruz.
Doğa katliama uğruyor, çünkü ağacı rakamla ölçüyoruz.
İklim Yasası değil, “insanlık yasası” gerekiyor bize.
Toprağı yaşat ki, insan da yaşasın.
Ve şimdi, gemi yine sallanıyor.
Yangınlar, seller, göçler, krizler…
Ama sormamız gereken soru hala aynı.
Kaptan kim?
Konfüçyüs der ki:
“Bir ulusun düzeni, yönetenin erdemiyle başlar.
Eğer yöneten dürüstse, halk yoldan sapmaz.
Ama yöneten çıkarı öne koyarsa, halk yıkımı miras alır.
Artık gemiyi kurtarmak için yeni bir rota çizme zamanı.
Bu rota; vicdanla başlar, bilgiyle ilerler, adaletle güçlenir.
Kaptan olmak isteyenler şunu bilmelidir ki…
Gemi yalnızca varmak için değil, yaşatmak için yol alır.
Biz hep birlikte bu gemideyiz.
Ve bu sefer, kaptanı doğru seçmeliyiz.
Yoksa bu sefer hep birlikte batacağız.
Bir gemi yalnızca yelkenleriyle değil, yolcularının niyetiyle yol alır.
Kimi zaman dümeni elinde tutanlar rotayı şaşırabilir,
ama pusula daima kalptedir.
Adalet, merhamet ve ortak iyilik duygusu,
Yeryüzünde ki en güvenilir pusulalardır.
Bu gemi yüzyıllardır yol alıyor.
Bazı fırtınaları atlattı, bazı limanlara hiç varamadı.
Ama ne zaman kaptanlık erdeme teslim edildi, işte o zaman kurtuldu.
Artık gözlerimizi gökyüzüne değil, birbirimize çevirmeliyiz.
Çünkü bu gemideki her yolcu, diğerinin kaderini etkiliyor.
Ve belki de asıl kaptan, beklediğimiz bir lider değil, uyanmış bir bilinçtir.
Eğer birlikte yaşıyorsak, birlikte karar vermeli,
birlikte yön bulmalı, birlikte varmalıyız.
Çünkü bu sadece bir gemi değil.
Bu, yeryüzünün son umudu.
Ve şimdi…
Rotayı yeniden çizme zamanı değil mi?. Vesselam…
Hoşça kalın dostça kalın, sağlıklı kalın…
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
