KİMSELER DEĞİL KENDİ KENDİMİZİ YAKMIŞIZ …!
“Demokrasi, bir eğitim işidir.
Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.
Devam edilirse demagoglar türer.
Demagoglardan da diktatörler çıkar.
Demokrasi despotluğa dönüşür.” (Platon)
Bugün CHP nin mutlak butlan davası görüşüldü..
Mahkemeden çıkacak olası bir mutlak butlan kararı,
CHP’deki mevcut yönetimi geçersiz kılabilir di.
Bu durumda yeni bir kurultay süreci ya da kayyum
atanması gibi ciddi sonuçlar gündeme gelebilir di.
CHP Kurultayı’nın iptali talebiyle açılan dava, 8 Eylül’e ertelendi.
Mahkeme, görevsizlik kararına yapılan itiraz sürecinin kesinleşmesini
bekleme kararı aldı.
Hayırlısı diyelim ve konumuza dönelim, bakın birileri diyorlar ki;
Bizden önce traktör, fırın var mıydı, ampul var mıydı?
Şu var mıydı, bu var mıydı öyle bir dönem işte!..
Okuyup araştırmıyoruz ki, bilgi çağındayız ama halkımızın
büyük çoğunluğunun bilgi, bilim, ilim ve okumayla alakaları yok!
Öyle olsaydı birileri kalkıp ta gözünüzün içine baka baka o soruları
sorabilirler miydi?
Ülkemizin vatandaşı İşçisi, köylüsü çalışanı, çalışmayanı, emeklisi,
yaşlısı genci öğrencisi, öğretmeni vb İşler giderek daha da kötüleşiyor.
Neden?
Demokrasinin, hukukun, insan haklarının, adaletin vb isimleri var kendileri yok!
Ne var bunların yerine?
‘’Türkiye Cumhuriyeti ülkemizin resmi adıdır ve yönetim şeklimiz
Cumhuriyettir.
Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetme anlamına gelir ve bu
yönetim biçimi, seçimlerle belirlenen cumhurbaşkanı ve milletvekilleri
tarafından gerçekleştirilir.’’
Dense de cumhurbaşkanlığı tek adam rejimi var.
‘’Cumhurbaşkanı devletin başıdır.
Yürütme yetkisi, cumhurbaşkanına aittir.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde, cumhurbaşkanı partili
veya partisiz olabilir.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde bakanlar da cumhurbaşkanı
tarafından meclis dışından atanabilmektedir’’.
Her şey bir kişiden soruluyor.
Değil mi?
86 milyonluk ülkede karar veren tek kişidir..
Böyle olunca da işler sağlıklı yürüyor mu?
Yürümüyor tabii.
Yürümediği gibi kimse de sorumluluk üstlenmiyor.
Ekonomi batık, işsizlik başlı başına bir sorun, hayat pahalılığı bükülmedik
bel bırakmadı, vatandaş ne yapacağını şaşırmış durumda..
İşin en fena tarafı da devletin bütün birimleri tek adama biat etmiş
durumda ve en küçük bir tökezlemede hepsi ortalıktan yok olacağı
için sorumlu da bulamayacağız.
Tek adam rejiminin ucube bir sistem olduğunu, eninde sonunda
tıkanacağını ve bedelini hep birlikte ödeyeceğimiz gözüküyordu,
ancak yapılan referandumun sonucuydu!..
Şimdi bugün genel durumdan herkes pişman olmasına
pişman da işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor kimse bu durumdan.
Ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk, dış ilişkiler, iç sorunlar, salgın
önlemlerindeki başarısızlıklar vb. duyulmasın, tartışılmasın diye her gün
popülist bir ‘müjde balonuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Toplumun günlük sorunları bir kenara bırakıp üzerinde konuşacağı
ütopik projeleri ustalıkla gündeme oturtabiliyorlar.
Doğal gaz keşfi, Ayasofya Camii, yerli otomobil, Ay’a seyahat,
en son yeniden kuruluş anayasası derken;
Esas tartışılması gereken ‘gerçek yapısal sorunlar’ göz ardına itili verdi..
İlk anayasasını (Kanuni Esasi) 1876’da gerçekleştirmiş bir ülkede
‘kuvvetler ayrılığının tartışmaya açılması,
Demokrasinin olmazsa olmazı ‘yasama, yürütme, yargı’ arasındaki
pozitif dengenin bozulması, ciddi olarak sorgulanması gereken bir durumdur.
12 Eylül’ün izlerini silme gerekçesiyle, 1982 Anayasası’nda
defalarca yapılan değişikliğin ülkeyi getirdiği nokta..
Kişisel güç ve otoriteye dayanan, literatürde pek yer almadığından adına
ancak yarı başkanlık diyebileceğimiz ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir.
Bu sistemle kuvvetler ayrılığı hoyratça tasfiye edilmiş, geleneksel
kurumlar ortadan kaldırılarak ya da yapısı bozularak,
‘Kişisel gücün devletleşmesi ya da devletin kişiselleşmesi’ sağlanmıştır.
Devletin hafızası silinince, itildiği boşlukta dengesi bozulmuş;
Ayaküstü verilen kararlarla atılan acemi adımlar, ülkemizi telafisi zor sorunlar
yumağıyla baş başa bırakmış, bedeli gelecekte ödenecek ağır faturalar yazılmıştır.
Hukuk deyince, akla ‘gücü sınırlayan kurallar’ gelir.
Yargı ise, hukuka uygun hakları yerli yerine koyan bağımsız ve tarafsız
kamu kurumsallığının adıdır.
Adalet arayanın kalkanı olması gereken yargı, siyasi gücün kamçısı haline gelirse;
tarihte örneği çokça görülen trajedilerden birinin ülkemizde de yaşanması kaçınılmazdır.
İçeride güven ve istikrarın, dışarıda itibarın ilk koşulu, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine
sahip çıkmak, tüm icraatları belirlenen ‘denge ve denetim düzeni’ içerisinde yürütmektir.
Bir ülkenin ‘uygarım’ diyebilmesi için, yargının ve yargısal faaliyetlerin siyasi
gücün etki ve denetiminden uzak olması;
Ülkedeki tüm uygulamaların da yasama organının onayından ve
denetiminden geçmesi gerekir.
Yeniden kuruluş anayasası gibi tuzak söylemlerle kuvvetler ayrılığının kaldırılıp
‘yasama, yürütme, Yargı’nın toptan siyasi erke bağlanmasına, sistemin tam bir
‘dikta’ya dönüşmesine sebep olanlar ağır bir tarihsel vebalin altında kalacaklardır.
Demokratik bir toplum için kuvvetler ayrılığının, ne kadar önemli olduğunu unutturuldu…
Gelin bu durumu bilinen ve tekrarlanan bir hikâye ile çeşitlendirelim;
“Köyün birin de eski zamanda bir `çakmak` getirmişler.
O dönemlerde çakmak o kadar değerliymiş ki, sağı-solu yakmaması,
yanlış işlerde kullanılmaması için güvenilir birine teslim etmek gerekiyormuş.
Köylüleri toplayıp bu `ateş` aletini kime verelim diye sormuşlar.
Köylü de Muhtardan emin birini mi bulacağız diye karar vermişler..
İhtiyaç duydukça Muhtardan alır, ateşimizi yakarız, demişler.
Muhtar çakmağı alınca, ateşin sahibi olarak giderek saygınlığı
artmış, etrafındaki dalkavuklar, yağcılar toplanmaya başlamış!.
Saygı arttıkça Muhtar`ın kibri de büyümüş, tabiri caizde dötü kalkmış!.
Etrafında daha çok saygı, daha çok korku beklemeye başlamış.
Hâlbuki Ateşi emin kişi diye kendine verenin köylüleri olduğunu unutmuş.
Dalkavuklarında tahrikleri ile ateşi baskı ve korkutmak için kullanmaya başlamış,
kiminin evini, kiminin tarlasını yakmış.
Köylüyü kadınları, çoluğu, çocuğu azarlamaya tehdit etmeye başlamış..
Tarlalar sürülemez, evler yaşanamaz hale gelmiş.
Muhtarın baskısından köylüler yavaş yavaş köyden ayrılmaya başlamışlar.
Üretim, ticaret durmuş, köye gelen çerçilerin ayağı kesilmiş, gelmez olmuşlar.
Çevre köyler gelişirken Muhtarın köyü giderek gerilemiş.
Bu ara kendi çevresi yakın akrabaları, oğlu kızı geliştikçe gelişmiş büyük
şehirleri bırakın, büyük ülkelerden mal mülk edinmişler..
Bu yıllarca böyle devam ederken muhtarın köylülerinden birileri düzeni
bozacaklar, fitnelik çıkaracaklar ya usul usul sağı solu deşelemeye başlamışlar..
Muhtarın köylülerinden biri kendileri gerilerken, çevre köylerin niçin
geliştiğini merak edip cesaretle diğer gelişmiş köylerden birine gitmiş…
Oradaki zenginliği, gelişmişliği, bağı bahçeyi görünce sormuş:
-Sizde çakmak yok mu?
Köylüler “var” demişler.
-Pekiyi sizin köy böyle nasıl gelişti, bağınız bahçeniz yanmadan nasıl böyle kaldı?
-Bizim köyde her şey tarumar oldu.
Köylüler;
-“yoksa siz çakmağı bir kişiye mi verdiniz?”
-Evet,
-Muhtar`a verdik.
-“Eyvah!..
-Büyük yanlış yapmışsınız, hiç çakmak bir kişiye verilir mi?
-Hayır, biz öyle yapmadık, biz çakmağı bir kişiye verdik,
çakmak taşını başka bir kişiye, benzinini başkasına verdik.
-Ateş yakmak için üçünün bir araya gelmesi gerekiyor.
-Biri yanlış bir şey yapmaya kalksa, ötekiler izin vermiyor.”
-Desenize biz hepsini bir kişiye vermekle,
-Kendi kendimizi yakmışız…”
İşte böyle, ateşi bir kişiye verirseniz yakar da, yakar!..
Asıl soru biz çakmağı kime verdik?
Kime verdiğimiz aşikar…!
Çok yazıldı, söylendi.
Burada uzun uzadıya durmaya gerek yok.
Ülkenin kaderi bir kişinin iki dudağı arasında yıllardır.
Her şey hakkında bilgisi olan, her şeyden sorumlu olan ve hiçbir musibetten
dolayı kendini sorumlu tutmayan bir akıl zorbalığının geldiği son noktadayız.
Ekonomik krizden tutunda, her türlü felakete kadar 23 senedir
başımıza gelmeyen kalmadı.
Peki ne oldu da bu ülke bir karpuzu dört parçaya bölerek
satın almak zorunda kalacağımız bir duruma getirildi?
Kim nerede hak arıyor sesini çıkarıyorsa önce vatan haini ilan
ediliyor sonra olmadı infaz ediliyordu.
Altta bu ekonomik düzen 24 Ocak 1980 Kararları’yla birlikte tıkır tıkır işledi.
Zaten darbe de bu sermaye düzeninin sürmesi için yapıldı.
Üstte ise siyasal İslam ve ırkçı milliyetçiliğin birlikte
geliştirildiği bir devlet bürokrasisi oluşturuldu.
Sonrası ne mi oldu?
Kapitalist sömürü düzeni, Cumhuriyet ve emek düşmanı feodal dinci
gericilikle nikah masasına oturdu.
Sermaye düzeni mütemadiyen sürsün, bir avuç açgözlü bu ülkede
gününü etsin diye koca bir halk geleceksizliğe açlığa, sefalete, iş
cinayetlerine, ataerkilliğe, kadın cinayetlerine, ergen bir ilkelliğe mahkum edildi.
Velhasıl gelinen nokta enkaz…
Verin yetkiyi görün etkiyi!
Kerameti kendinden menkul iktidar bu enkazı kaldırabilir mi?
Diyalektiğin kurallarından biridir.
Sorunu yaratan genelde sorunu çözülmez.
Ya zihinsel bir dönüşüm yaşayacak ya da tası tarağı toplayıp gidecek.
Öyle kendiliğinden falan da gideceği yok.
Tarih hep göstermedi mi?
23 yıldır devlet bürokrasisine kök salmış ve tüm kurumların içini
boşaltıp kendine dönüştürmüş bir iktidar kendiliğinden gidemeyeceğine
göre bir şey yapmak lazım…
Tarihe bakarsak her bıçak kemiğe dayandığın da devrimci
dönüşümler kendini göstermiştir.
Bir avuç zenginin kişisel çıkarları için halkı sömüren egemenler
karşılarında her zaman halkı bulmuşlardır.
Velhasıl; o çakmağın taşı, gazı ve en nihayetinde ateşi hep halk olmuştur…
Tüm mesele burada…
Birlikte çakmak olabilmekte…
-Şimdi de halkın genç bir Kaymakama verdiği dersi okuyalım.
“Kaymakam yeni atandığı ilçeye bakmaya gitti.
İlçeyi tek başına gezdikten sonra, ara sokakta gördüğü
çay ocağında, bir bardak çay içeyim diye oturdu.
O anda 12-13 yaşlarında bir çocuk,
-“Amca boyayım mı?” dedi…
Ayakkabısı boyalı olmasına rağmen, çocuğu kırmamak için
“-Tamam, gel boya” dedi…
Bu arada
-“iyi boyarsan sana istediğin paranın iki katını veririm” deyince,
O çocuk:
-“Ben hep ayni boyarım!” dedi…
Kaymakam;
-“nasıl yani?” deyince;
-Öğretmenimiz:
-“Çocuklar, ne iş yaparsanız yapın ama herkese ayni yapın, ayrım yapmayın”
diye tembih etti.
-Ben de bu parayla hasta olan anneme ilaç alacam,
sana ayrım yaparsam o ilacın, annemin hastalığına şifası olmaz!
Genç Kaymakam; hayatının en iyi dersini almıştı..
Ağlamamak için kendini zor tuttu.
Boyacı çocuğa cebindeki en büyük parayı verirken, bir de kartını verdi.
Babası olmayan ve hem okuyan hem de annesine bakmaya çalışan
çocuğa ilgilenme sözü verdi…
Çocuğa o dürüstlüğü aşılayan öğretmenini de ziyaret ederek,
İlçede görev yaptığı sürece ilgi gösterdi.
Boyacı çocuktan duyduğu
“BİZDE HERKESE AYNİ OLUR” cümlesini meslek hayatında unutmamak ve
hep uygulamak için makamında, masasında bulunan isimliğin arkasına yazdırdı…
Bazen uygulamakta zorlansa da, asla taviz vermemeye çalıştı!
Velhasıl:
Eski Türkiye diye tabir ettikleri zamanlarda kaymakamlar, valiler vb leri..
Devletin ve halkın kaymakamı ve valileri vb leri idiler.
Siyasilerin, iktidarın veya parti başkanlarının ve gücün değil!..
İbni Haldun, 600 sene önce bir kitap yazıyor Mukaddime diye..
‘’Devlette tek adama yetki verirsen,
Bu kim olursa olsun önce kibir sahibi olur,
Sonra etrafına tahakküm kurar sonra despotlaşır,
Sonra her şeyi ben bilirim der,
son aşamada da kendini yarı tanrı sanır ilahlaşır’’..
Şöyle ki;
Devir, kayıtsız şartsız bir adam ne derse onun dediği olan bir zamanda işle böyle.
Yalana inanan bir neslin hikâyesidir bu..
Tarih tekerrürden ibarettir, ibret alınsa tekerrür eder mi?
İbret alınmadığı için,
Konu hakkında yeterince düşünülmediği için, akıllar başa alınmadığı için,
Tarih yine tekerrür edecek, Emevi saltanatı yeniden kurulacak,
Bu bir anlamda Hasanların ve Hüseyinlerin yok edilmesi anlamına gelecektir.
Ekonominin kuralları altüst oldu tüm seçim propagandalarında kullanmışlardı;
3 Y’yi bitireceğiz! (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar)
Yiğidi öldürsen de hakkını yememek lazım. 3 Y’yi bitirdiler(!)
Artık nur topu gibi 5 Y’miz var:
1- Yoksulluk (ağır) 2- Yolsuzluk (meslek) 3- Yasaklar (Saray ve şürekâsı
hariç herkese) 4- Yalancılık 5- Yozlaşma
Reis’in “ekonomi” teorisi iflas etti.
Yine çıkıp meydanlara “Enflasyonu tek haneye indireceğiz” dediğinde,
Hala buna inanan milyonlarca insan var..
Daha atılan ilk adımda faiz ve döviz ters orantılı olarak çalışması gerekirken,
Her ikisi de yukarıya doğru artış gösterdi.
Ülkenin gidişatı dar bir boğaza yöneltildi.
Döviz, tarihinin en yüksek rakamına ulaştı.
Bunu hala dış güçlerin yaptığına inanan milyonlarca insan var.
Araştırmadan, incelemeden, zekâ seviyesinin üstlere tırmanamadığı,
Aklını kiraya vermiş milyonlarca insan var.
Dışarıdan getirilen mültecilerle ülkenin demografik yapısı değiştirilmeye gidiyor,
Para ile vatandaşlık verilen Arap ülkelerinin insanları bu ülkenin geleceğine karar veriyor,
Bahçeli çıkıyor Öcalan çağrışımı yapıyor..
Ülke için bu işin bir beka meselesi tezi savunuluyor,
Ama hala bu işleri Muhalefetin yaptığına inanan milyonlarca insan var.
Hani damat demişti ya
“Aya dört şeritli yol yaptığımızı söylesek inanacak milyonlarca insan var.”
Reis kendine muhalif olanlara top yekûn savaş açtı.
Ve sırasıyla karşısına çıkanları telef ediyor.
Eğer muhalefet gerekli birlikte hareket etmezse telef olacaklar.
Bu nedenle de bu zamana kadar uygulanan politikalar birliktelikte olmak zorunda.
Eğer muhalefet birlikteliği sağlayamazsa sonucu kendi elleriyle hazırlamış olacaklar.
Yok, muhalefet direnç gösterdiği takdirde,
Biz hala ayaktayız ve mücadeleye devam ediyoruz mesajını topluma iyi anlatırsa,
İktidarın kovanına çomak sokmuş olacak.
Yıllardan beri olması gereken de aslında budur.
“Hz. Ali ile Muaviye’nin kavgasıdır”
Sonuç mu?
Elbet inananların olacaktır.
Ali İmran suresi 54. Ayette Yaradan şöyle buyuruyor;
“Onlar hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı.
Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır..”
İşte böyle bizim Ülkemizde her ne kadar okumasak araştırmasak ta,
Halkımızın fıkrası, hikâyesi, romanı ve hele hele destanları hiç bitmez,
biter gibi olsa da her konuda yeniden yazarız evvel Allah..
Demek ki neymiş; Kendi kendimizi yakmışız…”-derleme-Vesselam..
Hoşça kalın dostça kalın, sağlıklı kalın
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
