HALKIN TEPKİSİ BİRİLERİNİ RAHATSIZ EDİYOR!
Bugün yaşadığımız hiçbir şey birbirinden bağımsız değil.
Papanın gelişi de, ekümeniklik tartışmaları da, özerklik taleplerinin
yeniden ısıtılması da, zamanında “Çözüm Süreci” diye başımıza
geçirilen teslimiyet senaryosunun devam halkalarıdır.
Papanın gelişine niye bu kadar kıyamet kopardığımızı bile
anlamayan kitleyi topraklarımız genişliyor masalı ile uyutacaklar önce…
Kitle coşacak da coşacak…
Sonra mı?sonra bu kitlenin torun tombalağı sövmedik yerlerini bırakmayacak…
O çok inandıkları dinleri de gidecek…
Bugün “dini hoşgörü”, “uluslararası imaj”, “dünya ile barış” gibi süslü ambalajlarla
sunulan her adımın arkasında, sessizce ilerleyen bir ekümeniklik tasarımı var.
Ekümeniklik, sadece bir ibadethanenin statüsü değildir!
Bir otoritenin, bir başka ülkenin toprakları içinde ruhî ve siyasî yetki alanı
kurma iddiasıdır.
Ve bu iddia kabul edildiği gün, o toprakta iki başlılık başlamış demektir.
Ekümeniklik meselesi, yalnızca dini bir unvan değil;
Başka bir gücün bu ülkenin içinde ayrı bir otorite alanı kurma iddiasıdır.
Bu, hukuken “manevi yetki” diye başlar, siyaseten “özerk dini bölge” tartışmasına
döner, uluslararası arenada ise egemenlik devri şeklinde masaya konur.
Ardından ne gelir? “Özerklik” talepleri…
“Yerel yönetim haklarının genişletilmesi” söylemleri…
“Toplulukların kendi idaresini belirlemesi” propagandası…
Hepsi masum görünür başta.
Hatta kimileri bunu “demokrasinin gereği” diye alkışlar.
Oysa çarkın dönme yönü bellidir: Önce dinî alan ayrılır, sonra idarî alan kopar,
en sonunda da siyasî alan fiilen bölünür.
Bugün alkışladıkları diplomatik jest, yarın toprak bütünlüğüne
karşı bir hak iddiasının temel belgesi olarak karşımıza çıkar.
Bugün “sembolik” dedikleri ekümenik statü, yarın uluslararası
masalarda “tarihî hak” olarak önlerine konur.
Ve bugün “kültürel özerklik” diye pazarlanan kavram, yarın silahlı
bir ayrılıkçı hareketin manifestosunda baş satır olur.
Bugün ekümeniklik adı altında yaratılan ruhî egemenlik alanı, dün
“Çözüm Süreci” diye pazarlanan siyasal teslimiyetle aynı aklın ürünüdür.
Terörsüz Türkiye diyerek millete “barış”, “demokratik açılım”,
“kardeşlik projesi” diye masal ile PKK terör örgütü ile masaya oturanlar,
bebek katili Aponun ayağına gidenler şimdide “dini özgürlük”,
“uluslararası prestij”, “tarihi sorumluluk” diyerek kapıyı aralıyorlar.
Yöntem aynı, hedef aynı, nihai sonuç aynı.
Önce “sıfır siyasi anlamı var” diyecekler
Sonra “tarihi ve kültürel bir unvandır” diye normalleştirecekler.
Ardından uluslararası platformlarda “otonom dini yetki alanı” olarak karşımıza
çıkacaklar. Yine masal anlatacaklar: “Merak etmeyin, kontrol bizde…”
“Bir şey olmaz…” “Dünya bizi takdir ediyor…” falan feşmekan…
En sonunda ise özerklik taleplerinin hukuki dayanağına dönüştürecekler.
Ekümeniklikte verilen her “sembolik onay” ise yarın uluslararası
hukukta egemenlik devri iddiası olarak çevrilecek. “sadece dini statü” diyecekler,
yarın buna dayanıp “dini özerklik” isteyecekler.
PKK ile “çözüm geliyor” dediler, bölücülük palazlandı.
Şimdi de “dünya bizi takdir ediyor” diyorlar, yarın aynı dünya bu adımları
bölünmenin hukuki altyapısı olarak önümüze koyacak.
Çözüm Süreci’nde açılan gedik, bugün ekümeniklik ve özerklik
tartışmalarıyla başka bir cepheden devam ettiriliyor.
PKK süreçlerinde önce kavramlar yumuşatıldı.
“Özerklik” denmedi, “demokratik açılım” dendi.
“Fiili bölünme” denmedi, “kültürel hak” dendi.
Amaç; ulus devletin sinir uçlarını yavaş yavaş felç etmek, parçalı alanlar oluşturmaktır.
Ve millet yine aynı masalla oyalanacak: “Merak etmeyin bir şey olmaz…”
Ekümeniklikte verilen her onay, yarın başka bir gücün “bu bölge benim
manevi-idari etki alanımdır” deme hakkına dönüşecek.
Tüm bunlar egemenliğimizin aşındırılmasıdır.
Lozanın delinmesidir. Laikliğin kaldırılmasına yönelik aleni adımlardır.
Papa ziyareti, ekümeniklik, özerklik ve Çözüm Süreci…
Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Ve zincirin ucu, milletin boynuna geçirilmek istenen bir egemenlik tasfiyesi
halkasına dayanır.
Sonunda coşturdukları kalabalığın torunları, bugün susanların
isimlerini tarih defterine kara harflerle kazıyacak.
Çünkü kendi elleriyle açtıkları bu yolun sonu bölünmüş bir ülkeye, kimliği
erozyona uğramış bir millete, inancı parçalanmış bir topluma çıkar.
Ve tarih, kendi ülkesini lime lime edenleri asla bağışlamayacak.
Unutmayın ki, Anayasa Madde 3;
Türkiye cumhuriyeti devletiyle milletiyle bölünmez bir bütündür.
Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâli tehlikededir.
“Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Ve Papanın ardından!
Vatikan; dünyadaki 1 milyon 300 bin Katolik Hıristiyan dünyasının
dini merkezi olmasının yanında ayrı bir devlet statüsündedir.
Papalar da aynı zamanda Vatikan Devlet Başkanlarıdır.
Vatikan “Birleşmiş Milletler’de (BM) gözlemci üye statüsündedir
BM sistemi içindeki yedi örgüt ve ajansa üye olup, beş bölgesel
örgütte de gözlemci statüsünde bulunmaktadır.”
Kendine has bayrağı vardır,
Yabancı devletlerde büyükelçilikleri vardır, yabancı devletlerin de
Vatikan’da büyükelçiliği vardır.
Türkiye’nin Vatikan’da, Vatikan’ın da Türkiye’de büyükelçilikleri vardır.
Papa 14. Leo, Cumhurbaşkanının daveti üzerine ve T.C. Devletinin
resmi konuğu olarak Türkiye’ye geldi.
Haklı olarak kendisine devlet protokolü uygulandı.
Kütür ve Turizm Bakanı kendisine mihmandarlık yaptı.
Asker ve sivil bürokratlar tarafından selamlandı.
O da Türkiye’nin bütün protokol kurallarına uyarak önce Anıtkabir’e
gitti, önünde diz çökerek Atatürk’ün mozolesine çelenk koydu.
Saygı duruşunda bulundu ve Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalayarak
şunları yazdı: “Türkiye’yi ziyaret edebildiğim için Tanrı’ya şükrediyorum
ve bu ülkeye ve insanlarına barış ve refah bolluğu diliyorum.”
Arkasından da Külliye’de Cumhurbaşkanı tarafından resmi törenle karşılandı.
Yani her şey usulüne uygun icra edildi.
“Papa’ya uygulanan devlet törenine kızanlara, bu normal bir prosedür”
üzerine, çeşitli yorumlar yapanlar çoğunluktaydı.
Neymiş efendim;
Papa hangi devletin başkanıymış; Türk askeri papaya selam durur mu; ?
O general asıl yöneticisine selam duruyor;
Atatürk bile papayı Türkiye’ye sokmamıştı gibi…
Şimdi, 2007 yılında Türkiye’ye gelen Suudi Kralı’nın bizim Cumhurbaşkanını
ve Başbakanı Cumhurbaşkanlığı köşkünde veya Başbakanlık konutunda
ziyaret etmek yerine onları Ankara’da kaldığı otel odasına çağırıp kendi
portresi altında kabul ederken neden tepki gösterilmedi?
Sırf Suud bayrağının Atatürk’e selam durmasını engellemek için
10 Kasım’ı beklemek yerine 9 Kasım’da apar topar Türkiye’den ayrılmasına
neden ses çıkarılmadı?
Birçok ülkenin terör örgütü kabul ettiği HAMAS lideri İsmail Haniye
öldüklerinde Ulusal yas ilan edilmesine ve Türk Bayrağı’nın yarıya
indirilmesine neden tepki gösterilmedi?
Bağımsız bir devlet olan Vatikan Devlet Başkanı olan Papa’ya uygulanan
devlet protokolünün aynısı, BM üyesi bile olmayan Filistin Devlet Başkanı
Mahmut Abbas’a uygulanırken neden hiç ses çıkarılmadı?
Sırf onlar Müslüman, Papa Hristiyan olduğu için mi tüm bu abuk sabuk yorumlar?
Yoksa Papa, Türkiye’nin resmi devlet protokolüne uyduğu ve Büyük Atatürk’ün
huzurunda diz çöküp çelenk koyduğu, Saygı duruşunda bulunduğu ve
Anıtkabir Özel Defteri’ni imzaladığı için mi?
Yani T.C. Devleti’nin protokol kurallarına uymak suretiyle Türk Milleti’ne
saygısını açık ettiği için mi?
Atatürk’ün, dönemin papasının Türkiye’ye gelmesine karşı çıktığına ve
dönemin papasının Türkiye’ye gelmek istediğine ilişkin bir belge yok elimizde.
Eğer gelmek isteseydi, sanıyorum Atatürk buna karşı çıkmazdı!
Çünkü o yurtta ve dünyada barışı savunan ve kendisine güvenen bir insandı.
Ayrıca eğer karşı çıktıysa bunun sebebi, olsa olsa o günlerde devletin
kuruluşuyla meşgul olması ve isyan emareleri gösteren Şeyh Sait vb.
gerici grupların tepkilerinden çekinmiş olmasındandır.
Papaların Türkiye ziyaretlerinin ilki 1967 yılında Papa 6. Paul ile başlamış.
Son üç papa da bu iktidar döneminde gelmişler Türkiye’ye.
Papa 14. Leo’nun Ankara ziyareti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi
devlet protokolüne uygun olarak yapılmıştır.
Burada eleştirilecek bir yan yoktur.
Efendim, İstanbul’da Fener Rum Patriği ile görüşecekmiş, İznik Konsilinin
1700. yılı sebebiyle İznik’te ayin yönetecekmiş falan filan.
Onları vatandaşlar olarak biz değil, devletin yetkili kurum ve kuruluşları düşünsün!
Ülkemizin egemenliği açısından sakıncalı faaliyetlerse, devletimiz engel olsun!
Bu bizim görevimiz değil!
Ez cümle; evet, ben de merak ediyorum; İznik Konsili’nin 1400’üncü, 1500’üncü,
1600’üncü yıldönümleri kutlandı mı 1700’üncü yılı kutlanıyor İznik’te?
Ne hikmet varmış bu 1700’üncü yılda?
Efendim böyle böyle İznik elden çıkacakmış!
E sen uyursan, adam gibi sahip çıkmazsan, sahip çıkacak adamları
işbaşına getirmezsen, değil İznik, gün gelir büsbütün ülke elden çıkar!
Anadolu işte böyle netâmeli bir konumdadır.
Anadolu hırçın bir ata benzer, üzerinde durmayı beceremeyeni üzerinden silker atar.
Tarihe bakın, kim bilir kaç medeniyet, kaç devlet geldi geçti üzerinden?
Ve Halk İstiklal ve istikbal için Ankara’daydı!
Daha 100 yıl önce emperyalistleri dize getirip devlet kuran Türk Milletini yordular,
aç bıraktılar, işsiz bıraktılar, umutsuz bıraktılar.
Sonuçlara bakıyorsun iktidar eriyor ama muhalefet yükselemiyor.
Ne demek bu? Millet artık iktidara inanmıyor, demek.
İşte bu tablonun fiili yansıması Pazar günü Ankara’da gerçekleşti.
72 millet bir aradaydı. Sünni’si ile Alevi’si ile Caferi’si, Şii’si ile Laz’ı, Kürt’ü, Türk’ü,
Çerkez’i vs. bir aradaydı.
Özetle bin yıllık maya yani Türk Milleti bir araya gelmişti.
Ankara’da, AKP’ ve MHP ile kıyaslanamayacak kadar muhafazakâr, Türk Milliyetçisi,
CHP’den daha Atatürkçü, batıcı Kemalistlere inat gerçek Kemalistler, DEM’li kafalara
gerçek Kürtler buluştu.
Cevabı, tarih yazmış, tarihe yön vermiş bu milletin artık ABD’den meşruiyet, AB’den
son ve Papa’dan himmet isteyenlere açık restidir.
Atatürk’ün;
“Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz.
Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak olan sizlersiniz” sözünü
hatırlatarak, “Atamızın bu emrine, Atamızın bu çağrısına biz de kulak verdik ve
dedik ki: İstikbal biziz, biz geleceğiz” dediler.
Bugün devlet ve millet olarak her başlıkta sorun yaşıyoruz.
Bu sorunlar azalmak yerine her gün katlanarak büyüyor.
Haliyle Türkiye’nin sorununu ‘istikbal’ yani gelecek ve ‘istiklal’ yani bağımsızlık
olarak tanımlayabiliriz.
Bugün doğum oranlarının düşüşünden bahsediliyor.
Aile yapımızın aldığı ağır hasarlardan bahsediyor.
Beyin göçü, ev genci, suça sürüklenen çocuklar, yeni nesil mafya gibi başlıklar
gündemde. Bu istikbal meselesidir.
Bölgesel ve küresel gelişmeleri ve ülkemizin rolünü ABD’ den Tom Barrack’tan öğreniyoruz.
Ekonomimiz tam bir işgal altında.
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz satılmış, üretim, haberleşme, ulaşım çoğu yabancı
özel sektörün tekeline girmiş vaziyette.
Devlet artık borçtan fazla borç faizi ödüyor.
Dünyaya gözleri açan her bebek borçlu doğuyor.
İktidar ise ABD’nin rızası için AB için Vatikan’ın takdiri için her şeye evet, diyor.
Diğer taraftan dinler arası diyalog, Ibrahimi dinler, medeniyetler arası ittifak, kültür turizmi,
inanç turizmi adı altında milli ve manevi değerlerimiz işgal altına girdi.
Kendini İslamcı-muhafazakar olarak tanımlayan AKP iktidarı 22 yıldır Anadolu’nun neresinde
bir kilise, havra, şapel, mezar vs. kalıntısı varsa milletin vergileriyle bunları ayağı kaldırdı.
Anadolu’yu adeta 1071 öncesine götürüyor.
Hatta son Papa ziyaretinde eleştirilere kulak tıkayan Erdoğan adeta el yükseltircesine; ‘Batı camileri
yıkarken biz burada kiliseleri tamir ediyoruz çünkü korkumuz yok, biz kendimize güveniyoruz’ dedi.
İyi de! Neden?
Yüce Allah (c.c) iman ehlinden böyle bir şey istemedi.
Hz. Resul (s.a.v) böyle bir şey istemedi.
Yani İslam’da böyle bir şey yok, cevaz da yok.
Bu milli ve manevi işgaldir. Milli ve manevi esarettir.
Cevabı ‘Heybeli Ruhban Okulu’ gündemi üzerinden bakalım: “Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin
çok tartışmalara konu oluyor.
Dedi ki: “Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını gönülden arzu ederim.”
Yani Türkiye’nin en muhafazakâr iktidarının kendi söylemlerince en Muhafazakâr bakanı döndü
dolaştı, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açıyor.
Yani bunlar epey zaman dindar nesil yetiştireceğiz dediler, o dindarların Hristiyanlık dindarı
olduğu hiç aklıma gelmezdi.”
Ha! Konu hakkında Prof. Dr. Emin Gürses: “Yusuf Tekin Rize İmam Hatip’te okudu.
‘Ruhban Okulu’nun açılması kişisel arzum’ diyorsa ya din değiştirdi ya da aklı yetmiyor!” Dedi.
Netice itibarı ile bu millet istiklali ile istikbali istiyor. -alıntı-araştırma-derleme-Vesselam-
Hoşça kalın dostça kalın, sağlıklı kalın…
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
