DIŞTAKİLER VE İÇTEKİLER VE İÇİN İÇİNDEKİLER!..
İsrail İran’la arasındaki savaş haftasını doldurdu..
İran’da ölenlerin sayısı 585 şi aşmış bu yüksek bir rakam.
Bunların en az yarısı tamamen masum sivillerden oluşuyor.
Yaralıların sayısı 1300 geçmiş. Bombardımanla yarananların
çoğunluğu ya sakat kaldığı, ya da öldüğü veya öleceği görülüyor.
Yani kümülatif olarak bir toplam yapılırsa ölmüş veya ölmesi olası
yaralıların sayısı 1000 in üzerinde görülüyor bu bir hafta gibi içerisinde.
Bu ölü ve yaralı sayısı karşılıklı saldırıların sonucu sivili asker
daha da artacağa benziyor..
Savaşın ne kadar devam edeceği henüz tahmin edilemiyor.
Trump un 3-4 hafta daha bekleyip sonra çağrı yapma
ihtimalinin olduğu söylentileri yayılıyor.
Trump İsrail’e doğrudan destek verirken İran’ı teslim olmaya zorluyor
ve masanın üstündeki anlaşmaları ya imzalarsın ya da bu savaş devam
eder başınıza bomba yağmaya devam eder gibi tehditlerde bulunuyor.
İran’da bu tehditlere cevap verdi.
Dini lider Ayetullah Ali Hamaney dedi ki,
‘’İran halkını, tarihini bilenler böyle bir tehditle İran’la
konuşulamayacağını çok iyi bilirler.’’
Doğru mu söylüyor?
Bakılacak olursa İran’ın çok net bir şekilde rejimin insan kaybı, bina
kaybı vb gibi derdi olmadığı, ölen İranlılar ölür, kalan sağlar bizimdir.
Önemli olan rejimin yaşaması düsturu ile hareket ettiği
için tehditlere çok fazla kulak asmayacakları görülüyor.
Aslında İran’ın arkasında çok güçlü bir destek görülmüyor ancak
rejimin devrilebilmesi için çok güçlü bir askeri hareketle olabilir görülüyor.
Tabi bu kargaşada Kürtler bir bölgeyi kopartabilirler mi tartışmaları var.
Onlarında böyle bir şey kopartabilmeleri için yine Irak’ta olduğu
gibi bazı paralellerden uçuş yasağının gelmesi gerekiyor.
Oranın silahlandırılması gerekiyor.
Yine ABD nin sahaya inmesi gerekiyor.
Şu durumda Trump mevcut ABD ordusunu kendi ilke içinde kurduğu
otoriter rejimde orayı burayı baskılamak için ihtiyacı olduğunu, dışarıya
karşı şu dönemde bir askeri operasyon yapmayacağı görülüyor.
Ancak şu unutulmamalı BOP projesi kökü 1897’de Theodore Hertzle,
İsviçre’nin Basel kentinde ilk Siyonist Kongresine toplantıya dayanmaktadır..
İran, BOP projesinin 3.cü aşamasını teşkil ediyor bu bakımdan
ne İsrail ve ne de ABD bu fırsatı kaçırmaz, AB ülkeleri ve İngiltere
ve diğer birkaç ülke İran’ı yok etmek için İran’a yüklenirler..
Batılı başkentlerden de farklı cephelerden İsrail’e destekler geliyor.
Bu ara batılılar, İsrail aleyhinde konuşayım, kritik yapayım demeleri için
Gazze’deki sivil katliamın bile bir sene geçmesi gerekir batılı başkentlerde.
Hele İran gibi batılı rejimin ya da demokratik rejimlerin dışladığı
küresel sistem içinde sorun bir adres olarak görülen bir ülkenin
bombalanmasından çok fazla üzüleceklerine, çok fazla ses çıkartacaklarına
netice alacak hamleler yapılmasına müsaade edeceklerini de zannedilmiyor.
Bu ara Ortadoğu’da en büyük kaybedenlerinden birisi de Rusya.
Kendi içinde saçma sapan bir Ukrayna savaşıyla boğuşurken önce
Suriye’yi kaybetti.
Şimdi de İran’la arası açılabilir.
Çünkü İran’a garantör bir devlet gibi destek veren, ona mühimmat sağlayan
Rusya’nın bu dönemde böyle bir şey yapması artık imkânsıza yakın.
Zira kendi ürettiği silahlar Ukrayna savaşında kendisine bile yetmiyor.
Birçok siparişi erteleme zorunda kalıyor veya geç teslim edebiliyor.
Onun için Rusya’nın da bu zor dönemde İran’ı kaybedebileceği ve
Ortadoğu’nun en büyük kaybedenlerinden birisi olabilir.
Tabu ki bu kadar olaylar yaşanınca Erdoğan’da bir şeyler söyledi.
Dedi ki, ’İsrail’in devlet terörüne karşı ortak bir tedbir alınması isteniyorsa
herkes şapkasını, sarığını, kavuğunu önüne koyup etraflıca düşünmeli.’’
Bu gibi durumlarda Erdoğan dolaylı cümleler, pasif cümleler kuruyor.
Öznesi olmayan cümleler kuruyor.
Trump diyemiyor, Avrupa Birliği diyemiyor isim veremiyor.
Hele hele Washington, Beyaz Saray hiç diyemiyor.
Devrik cümlelerle bir tepki göstermeye çalışıyor.
Şimdi demokratik bir Türkiye olsa, hukuku işletilebilen bir devlet
ve bir rejim olsa Netenyahu üstünde etkili olabilirdi.
Şimdi öyle olmayınca Erdoğan pasif cümle kurabiliyor.
Gürleyemiyor, bir şeyler söyleyemiyor.
Bir şeyler söylese Netanyahu, Avrupa Birliği, hatta diğer aktörler
diyecekler ki, ya ne devlet teröründen bahsediyorsun?
Sen üç savcıyla muhalefeti partisiz, adaysız bırakmadın mı?
Sen yargı eliyle her istediğini tutuklayıp, bilmem
kaç tane genel başkanı hücrelere tıkmıyor musun?
Sen yargı ekiyle siyaseti dizayn edip bir dolaylı enstrümanlarla
bir devlet terörü uygulamış olmuyor musun?
Denilmemesi için uluslararası arenada iç politikada ki hamleleri
eleştirilmesin diye Erdoğan böyle bir şeyler söylemiş gibi iç kamuoyu
onu manşet yapsın ama dışarıda da kimse üstüne alınmasın.
Ortaya karışık bir tepki vermiş.
Hiçbir anlamı, etkisi olmayan dünya lideri denen adamın kendi
ülkesindeki kendi rejimini.
Kendi koltuğunu, sarayını güçlü kılabilmek için her şeyi yaktığını,
bunun da Ortadoğu’ya inanılmaz bir negatif etkisi olduğu söylenebilir.
Yani İsrail üzerinde etkin bir lider olabilmesi için Erdoğan’ın
demokrat ve adil bir cumhurbaşkanı olması gerekiyordu.
Öyle olmayınca da çok kimsenin bir şey anlamadığı, kimsenin gaile
almayacağı ifadeler kullanmış ya da kullanmak zorunda kalıyorlar.
Tabi dışarıda bu alevler yanar tutuşurken içerde de büyük bir alev var.
CHP ye kayyım tartışması olanca süratiyle devam ediyor.
TGRT ye otağı kırmış olan Kılıçdaroğlunun yandaş gazetecileri,
destekçileri diyor ki.
CHP Özgür Özel şöyle bir tedbir almış.
Şayet kurultay iptal edilirse 81 il başkanı Ankara’ya davet edilecekmiş.
Bu il başkanları Bilkent otelde ağırlanacakmış.
40 kı 12 saat nöbet tutacak gidecekler.
Sonra diğerleri gelip onlar nöbet devralacaklar ve
genel merkezi teslim etmeyecekler.
Ama kılıçdaroğlunun yandaşları buna bir çözüm bulmuşlar.
Notere gidip mührü alacaklarmış ve genel merkezi değiştireceklermiş.
Diyeceklermiş ki, CHP genel merkezi Kılıçdaroğlunun tuttuğu villadır.
Siz orada o boş binayı bekleyin, artık CHP burasıdır diye plan bile yapmışlar.
Yani ciddi ciddi Erdoğan’la oturup pazarlık yapıp CHP yi sarayın
lütfu olarak geri alıp muhalefetin tüm umutlarını diri diri
toprağa gömmek üzere yemin etmiş bu adamlar.
Geri dönecekmiş gibi de görünmüyorlar.
Erdoğan belki döner.
Bunların dönme niyetleri yok, ya siz bu kadar cevvalseniz
Özgür Özel kurultayı yeniledi.
Dedi ki, bakın sarayın yargıyla üstümüze gelmesine müsaade etmeyelim.
Delege aynı, parti aynı, gelin aday olun karşıma çıkın, kurultayı tazeleyelim.
Mahkeme kapılarında saraya muhtaç bir şekilde bir görüntü vermeyelim.
Burada gözüken şu, muhalif kitlelerin yani bugün Türkiye’nin % 60 ının bir çıkış
umudu kalmasın.
Burada rejim sandıkla değişir umudu diri diri toprağa gömülsün diye
çalışan saraya hizmet etmek için yani hiçbir başarısı ve karşılığı
olmayan bir CHP koltuğu için plan yapmışlar.
Tarih Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarını bu dönemin en rezil yerlerinde zikredecekler.
Şayet gerçekten böyle bir hamle yaparlarsa, adaylıklarını direterek
pervasızca bir dönem daha Erdoğan’ın seçilmesine hizmet ettiler.
Doğrudan ve dolaylı olarak.
Ama bunu devam ettirmek gibi bir niyetleri ve yeminleri olduğu da gözüküyor.
Muhalefetin muhalefeti bana koltuğumu geri verin derken, reis fırsatı kaçırır mı?
Haziran sonunda açıklanacak CHP kararını şimdiden dizayn etmiştir.
Yani gözünüz aydın Kılıçtaroğlu ve aveneleri.
Hâlbuki her şey halkın gözü önünde yaşanıyor da halk bir şey yapamıyor!
Halkın büyük bir çoğunluğu diyor ki; iktidar sahiplerine ARTIK BİR GİDİN!
Türkiye siyaset sahnesi; bir tiyatro oyunu gibi.
Başrolde iki karakter var:
Biri çıkıp diyor ki:
“Ben gidersem ülke biter!”
Diğeri, rahatsız ama hâlâ “bilge lider” diye alkışlanıyor.
İkisinin ortak özelliği: gitmemek.
İkisinin ortak zararı: Memlekete prangaya dönüşmeleri.
Ben Gidersem Ülke Biter Diyen Ego Abidesi.
Bu zat, adeta bir tanrı kompleksiyle dolu.
Bir sabah uyanmasa, güneş doğmaz sanıyor.
Giderse yağmur yağar, dolu düşer, trafik kilit olur zannediyor.
Halkın oyuyla gelmiş, ama halkı kendi tebaası sanıyor.
Koltuk değil, tahta oturduğunu sanıyor.
Devletin tüm organlarını “ben” diye konuşuyor.
Sanki ülkenin değil, kendi şirketinin CEO’su gibi davranıyor.
Her konuşmasında “Ben yaptım, ben ettim, ben başardım.”
Sanki bu ülkeyi 86 milyon değil, sadece o kurdu.
Her başarının sahibi, her başarısızlığın mağduru.
Dahası, bir de etrafında “sen gidersen bu millet dağılır”
diyen bir yandaş korosu var.
Bu koroda bilim insanı yok, ama bolca dalkavuk var.
Sabah akşam tv lere çıkıp “efendim dünya lideri” diyorlar.
Hâlbuki milletin pazardaki soğan fiyatına çözüm bulamıyorlar.
Ama anlat bakalım, “uzaya çıktık!”
“Ben gidersem ülke biter” lafı, milletin aklıyla alay etmektir.
Devlet bir kişiye bağlıysa, zaten bitmiş demektir.
Sen gidersin, ülke belki yeni başlar.
Sen gidersin, nefes alırız.
Senin varlığınla nefes alamayanlar oldu bu memlekette, unutma.
Gelelim ikinci karaktere:
Rahatsızlık sarmış görülüyor, ama ülke vizyonu çiziyor.
Adına “bilge lider” diyorlar.
Bilgelik artık sıradanlığa indirgendiği için, hâlâ bu sıfatla anılıyor.
Oturumlara katılıyor ama süreye dayanamıyor.
İkide bir ara veriliyor, kimse söylemiyor ama herkes biliyor:
Artık ne bedeni dinç, ne zihni berrak.
Ama hâlâ “tecrübe konuşuyor” diyorlar.
Bir zamanlar gerçekten bilgiliydi belki.
Ama zaman acımasız, herkesi yorar, Onu da yordu.
Lakin gitmek nedense aklına gelmiyor.
Bir tür efsane olarak kalmak istiyor ama efsaneler zamanında çekilerek yaşar.
O ise sahneden inmedikçe, kahramanlık değil, karikatürleşme başlıyor.
Onun çevresi de farklı değil.
Tersini söyleyene hain damgası.
Açık açık söylemiyorlar ama her şey kontrollü:
Rahatsızlığından tansiyonuna kadar düzenleme var.
Ve hâlâ çıkıp “gelecek vizyonumuz” diyor.
Yaşlılık sorun değil.
Ama yaşlanmayı kabullenmemek, millete maliyet oluyor.
Kendisinin farkında değil.
Ama çevresi farkında ve bunu kullanıyor.
“Bilgelik” örtüsüyle her defoyu örtmeye çalışıyorlar.
Siyaset, gençliğin enerjisiyle, yaşlıların deneyimi arasında bir denge ister.
Ama bu tablo da öyle bir şey yok.
Bir yanda yaşlılığın direnci kırılmış, diğer yanda egonun freni patlamış.
Ve memleket bunların arasında boğuluyor.
Ülkenin bir kişiye veya bir sıkıntılıya bağlı olmadığını artık anlamak zorundayız.
Evet, biri egosu yüzünden gitmiyor, diğeri yaşını unutmuş gibi davranıyor.
Ama halk unutmaz, millet unutmuyor:
Birinin kibri, diğerinin fiziksel yetersizliğiyle birleşince ortaya çürümüşlük çıkıyor.
İki ayrı karakter, tek bir sonuç: tıkanmış siyaset.
Gençler neden siyasetten uzak duruyor sanıyorsunuz?
Çünkü yer yok, çünkü o koltuklarda ya “ben gidersem yıkılırız” diyenler var,
Ya da oturduğu sandalyeyi revire çevirenler.
O yüzden ne bir yenilik çıkıyor, ne bir güven geliyor.
Birisi her sabah “ben olmazsam ülke yok” diye kalkıyor,
Diğeri desteklenerek hâlâ “istikrar abidesi” gibi sunuluyor.
Hayır, siz giderseniz ülke bitmez.
Siz giderseniz memleket refah başlar.
Siyaset ne ego tedavi merkezidir ne yaşlı bakımevi.
Eğer rahatsızsan ki rahatsızsın, siyasetten de çık.
Eğer her sabah aynaya bakıp “ben tanrıyım” diyorsan, siyasete yakışmıyorsun.
Bu ülke kimsenin mesanesi, kimsenin narsistik oyuncağı değildir.
Bırakın millet karar versin.
Gidin, çünkü artık ya sizinle bu millet çökecek,
Ya da siz gidince millet ayağa kalkacak.
Bakın önceki gün ne dedi reis bir nevi itirafta bulundu;
‘’Her şey güllük gülistanlık değil, hayat pahalılığının farkındayız’’..
O halde 23 yılın sonunda neyi bekliyorsunuz gökten bereket mi yağacak,
Hani desek ki bıldırcın eti falan!..-araştırma- derleme*vesselam
Hoşça kalın, Dostça kalın, Sağlıklı kalın
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
