İNSAN OLAN İSTER VE SOKAĞIN SESİ!…
Ne mi istiyoruz?
Aslında çok şey istemiyoruz, hatta hiçbir şey…
Biraz adalet, biraz ehliyet, biraz liyakat, biraz insanlık,
Azıcık insanca yaşam koşulları, az biraz da değer,
Ve herkesin kendi işini yapmasını,
Çok şey mi istiyoruz;
Hayır…
Saydıklarım erdemli bireylerde ve sağlıklı işleyen
sosyolojik yaşam koşullarının olmazsa olmazları…
Bunlar olmadan yaşamın idame edilmesi kocaman bir yalan
üzerine kurulur en ufak bir sarsıntı da yerle yeksan olur.
Bu duygular içinde ve istekler silsilesinde bulunmak asla
öç alma ve haksızlıklara çanak tutma ile eş değer tutulmamalı..!
Adalet her zaman eşitliğin gölgesinde bir sığıntı gibi duragelmiştir.
Adaletin eşitlik olmadığını toplum asla idrak etmemektedir.
Varsa yoksa eşitlik denilmektedir.
Eşitlik kavramı topluma enjekte edilmiş bir virüstür.
Hiçbir şey eşit değildir.
Ehliyet ve liyakat sözcükleri sadece bürokratik uygulamalar için kullanır olmuştur.
Bu da en büyük yanlıştır.
Yaşamın her alanında vukuu bulmalıdır bu iki kavram…
Çok şey istemiyoruz toplumun her kademesinde insanlara
güven telkin edilmesi lüks bir talep değildir.
İnsanlar kendilerine güvenildiğini, kendilerine değer verildiğinde ve
vefanın ön planda olduğunu gördükleri zaman aşamayacakları engel yoktur
Felsefesi ise Neşet Ertaş’ın dediği ‘‘Aşk ile koşan yorulmaz’’.
Bir değer vardır o değeri kimse red edemez.
Ne mi istiyoruz?
Haksızlık istemiyoruz,
Hırsız olup emek çalmayı mı istiyoruz?
Birlerinin birilerinin sırtına basarak birlerinin bakiyesi ile
hak etmediği yere gelmesini istemiyoruz..
Birilerinin hakkına bozuk düzen ve yanlış çarklar yüzünden girmek
istemiyoruz veya bu duruma mecbur kalmasına gönlümüz razı değil…
İnsanca bir yaşam ve insanın insan olduğuna inanan bir değer, aksini istemiyoruz.
Salahiyetlinin arzusuna göre şekillenir her şey.
Toplumların ayakta kalması ve devletlerin varlıklarını sürdürebilmeleri yukarıda
sayılan değer, norm ve kuralların hepsinin harfiyen işlemesi ile eşdeğer…
Aksi halde nice tahtlar, saraylar ve makamlar ve hatta imparatorluklar yok olmuşlardır.
Dün geride kaldı, bu gün yaşanılıyor, yarın ise meçhul insanlık,
dünde kalanlar ile bugünden yaşadıkların ile yarınını kurtaramazsa yok olur.
Şimdi başa dönelim çok şey istemiyoruz; hayır,
Biraz adalet, biraz insanca yaşam ve birazda dürüstlük istiyoruz.
Çok şey mi istemiş oluyoruz acaba….
Çalan telefona cevap vermemek moda olmuş diyelim…
Her şeyden önce sokaktaki vatandaş ne diyor, ne istiyor,
derdi ne çözümü var mı bunlara cevap verilmesi gerekiyor.
Önce peşin peşin diyelim korkak başarısızdır…!
Son zamanlarda ülke halkı olarak bir korku sendromuna tutulduk..
Her şeyden her konudan çekinir korkar olduk..
En samimi dostlarımızla bile bir araya gelip iki lafın belini kıramaz olduk,,
Üzerimizde bir kılıç sallanıyor her an bir zararını göreceğiz olduk..
Biz aslında bu değildik ne zaman ve nasıl bu hallere düştük, düşürdüler.
İnsan sevdiğine, arkadaşına, sırdaşına güvenemez mi?
Acaba bir zulüm içerisinde mi yaşıyoruz..
Zulmün kaynağı korkudur.
Başkalarını korkutmaya çalışanlar saldırganlaşırlar.
İnsanları baskıyla, yalanla dolanla, tehditle sindirmeye çalışırlar.
Korkuttuklarından daha çok korkarlar ve korktukça korkuturlar.
Bu kısır döngü böyle sürer.
Korkunun budalalığı sonsuzdur.
Korkak, korkusunun derinliğine inemez, gevezelik eder, yalan söyler,
kıvırır, küçülür, tehdit savurur, elindeki gücü kullanır, alçalır ve kaçar.
Korkağı korkutan içindeki karanlıktır.
Tehlike yoksa ya da geçtiyse yumruğunu sıkar.
Korku kişiyi avucunun içine alır ve kukla yapar, daraltır, kapatır.
Korkak görmemeyi, duymamayı, dalkavukluğu tercih eder.
Geleni över, gidene küfreder.
Korkak başarısızdır, büyük atılımlar yapamaz, umutlarını yitirmiştir,
dik duramaz, yüreği ile konuşamaz, aklı katılaşmıştır.
Başaklı buğday sapını bile yılan zanneder.
Yüreği kirlenmemiş masum insanlar da korkarlar ama korkuları altında
yabancılaşarak başkalarına saldırmazlar.
Korkularıyla yüzleşirler.
Korku duymadan kendilerinin farkına varırlar.
Korku bazen ayaklarımıza kanat takar bazen de ayaklarımızı çiviler.
Korku yaşamın değil ölümün bir parçasıdır.
Yaşam korkunun bittiği yerde başlar.
Ölümden korkanlar en az yaşayanlardır.
Bu korkulardan kurtulmanın tek yolu, kendimize gelmemiz,
kendi kişiliğimizi bulmamızdır.
Bunun içinde korkularımızla karşılaşmalı bizi korkutanları, bizim
gücümüzle bize karşı bir korku mekanizmaları olduklarını unutmamalıyız.
Bu mekanizmaların ve düzeninde koyucusu ve kollayıcısı, eninde
sonunda halk ve bizler olduğumuzu hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.
İnsanlarla, toplumla bir arada olmak elimize geçen fırsatlardan birisidir,
o halde her türlü korkuları yenerek asıl korkutucuların düzenleri kurup
parçalayıcıların halk olduğunu unutmayalım ve unutturmayalım.
Sokaktakiler ve vatandaş ne istiyor…
Güçlü adımlar atılmasını istemekteyim.
Tabi bu çalışmaları yaparken vatandaşa dokunulmasını ve hayatlarının
iyileştirilmesi içinde daha büyük eforlar sarf edilmesini istemekteyim.
Bu ülkede birçok suni gündem oluşturularak asıl coğrafyamızın bize
yüklediği gündemle ilgilenememekteyiz.
İnsanlarımız bugün sosyal altyapısının güçlendirilmesini istemektedir,
İnsanlarımız bugün adil ücret almak istemektedir,
İnsanlarımız bugün gelecek kaygılarının olmamasını istemektedir,
İnsanlarımız bugün güçlü hukuk, bağımsız yargı istemektedir,
İnsanlarımız bugün adaletli yaşama istemektedir,
İnsanlarımız bugün temiz sokaklarda yürümek istemektedir,
İnsanlarımız bugün yılda en az bir kere tatile gitmek istemektedir,
İnsanlarımız bugün pasaportunun gücünü görmek istemektedir,
İnsanlarımız bugün gıdasına yapay katkıların olmamasını istemektedir,
İnsanlarımız bugün şiddetin hiçbir yerde olmamasını istemektedir,
İnsanlarımız bugün temiz hava solumak istemektedir,
İnsanlarımız bugün bölücülük, ırkçılık yapanların cezalandırılmasını istemektedir,
İnsanlarımız bugün devlete zarar verenlere ağır cezalar verilmesini istemektedir,
İnsanlarımız bugün demokratik, sosyal, hukukunun üstünlüğü istemektedir..
İnsanların istediklerine bakıldığında olmayacak ya da yapılamayacak bir şey yok.
Bunları siyasilerimize söylerken vatandaşta üstüne düşeni yapmalıdır.
İstediklerini daha güçlü sesle ifade etmelidir.
Bunun için ise topluluklar oluşturmalı, sendikalara dâhil olmalı, sivil toplum kuruluşları
ile hareket etmeli ve karar vericilerin ne dediğini dinleyip etkili, ayakları yere basan
adımlar atmalıdır.
Kaybedilecek zamanın olmadığı gibi atılacak çok adım var.
İnsanlarımız gücünü bilmeli ve adım atmalı.
Ve sokağın sesi…
Kısır döngülerle ülke uyutulmaya devam ediyor maalesef.
Oysaki!
Her gün kepenkler kapanıyor, her gün fabrikalara birer birer kilit vuruluyor,
Kamu kurumları borç batağında cebelleşiyor,
Belediyeler yıllardır rant kapısıydı, sanki yeniymiş geçmiş veya bir
öncekiler tertemizmiş gibi, bir öncekini es geçerek yargı! eliyle yargılıyorlar..
Bundan ötürü insanlar kaygılı, geleceğinden endişeli, bu durumdayken bile;
Gerek yandaş medya olsun, gerek muhalif medya olsun, Ülkenin sorunu kısır
döngü siyasi çekişmeler mi?
Şu parti benim, bu parti senin…
O’ ona şunu dedi, bu buna bunu dedi…
eee dedi de ne oldu ne değişti?
Yıllardan beri bizi bu şekilde avutup duruyorlar, ama deveyi de amuduyla birlikte
götürüyorlar bize diyen bu avam tabakası.
Her ne hikmetse kimseden de çıt çıkmıyor adeta üzerine ölü toprağı serpilmişçesine.
Halk ekonomi bakımdan çıkmazdayken, üretim alanlarımız sıfırlanmışken…
Açlık sınırının da altında yaşayan insanlar sokaklardan çöplükten ekmek toplarken,
buğdayından tutunda, samanına kadar ithal ederken tarımı ithâlleştirilirken,
hayvancılık yok edilirken, sanayi de, bırakın çanlar çalmayı, adeta komaya girmişken,
eğitim, kültür, sağlık vb leri İcralık dosyalar patlamışken,
Kapkaç, hırsızlık, cinayetler her geçen gün çoğalırken,
Adaleti emanet ettiğimiz, adaletin savunucuları ve temsilcileri hukukçularımızdan
çıt çıkmazken,
Aman sen de ülkeyi ben mi kurtaracağım noktasında, bana ne neyime lazımcılık
noktasında, bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesi hâkimken,
Ülken vatanından kaçan Suriyeliler işgal etmişken…
Ve biz hala sesimizi çıkarmadan uysal koyunlar gibi yaşamaya devam ediyorsak,
merhum Milli Şairimiz Akif’in mısralarında;
“Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner” dediği gibi,
O vakit vay cennet vatan Türkiye’min haline,
Yarın çok geç olmadan kendimize gelelim beyler,
Ülke elden gidiyor, Sanayinden tut, Tarımına, hayvancılığına kadar her şeyi batılı
emperyalistlere teslim etmişsiniz.
Peki, neden ve niçin?
Tarım arazilerin mi yok, sulak verimli toprakların mı yok?
Zengin maden kaynakların mı yok?
Üretim gücün mü yok?
İnsan kaynağın mı yok?
Bunların hepsi de güzelim cennet vatanımda fazlasıyla var.
Görene, bilene çalışana ve uygulayana.
Onun için diyoruz üretmeyen milletlerin uzun süre yaşaması, hayatını devam
ettirebilmesi ve ayakta kalabilmesi mümkün değildir diye.
Üretmediğin takdirde, terörü de çözemezsin,
Üretmediğin takdirde dış güçlerle de baş edemezsin,
Üretmediğin takdir de hiçbir diplomatik sahada, adam sınıfına da alınmazsın,
gelirsin gariban vatandaşına efelenirsin, kükrersin ötesi de olmaz zaten.
Ülkemizin ekonomi bakımdan tam bağımsız olabilmesi için bir an önce elbirliği
ve güç birliğiyle üretim ekonomisine geçilmesine katkı sunun tam zamanı,
Kendi tarım ürünlerimizi üretmemizin tam zamanı
Kendi madenlerimizi çıkarmamızın tam zamanı,
Kendi hayvancılığımızı geliştirmemizin ve yerli hayvanlarımızı yetiştirmemizin
tam zamanı çünkü yarın çok geç olabilir….Vesselam…
Hoşça kalın dostça kalın, sağlıklı kalın…
Ramazan Yazar
Emekli Teknik Öğretmen
